arkınçelik
expression artisan
web PEN WHITE.png

yazılar

çok sevdiğim bir arkadaşım Murat İpek'ten alıntı ile 

"merak etmeyin ben yazarım"

Zaman Yanılgısı & AN #TEDx

Bir ‘gün’ nedir?

Güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre mi (...ki bunu adı gündüz)?

Peki gece de dahil olduğu zaman bir gün ne kadar sürer?

Teknik tanımı ile güneşin en yüksek noktasına yeniden gelmesine kadar geçen süre mi bir gün?

Biz, yılda 12 ay, ayda 28 (arada bir 29), çoğu zaman 30 hatta 31 gün ve günde 24 saat, saatte 60 dakika, dakikada 60 saniye hızla yaşamaya devam ederken, zaman neye göre geçiyor?

Bu sırada geçen zamanın kendisi mi yoksa hesapladığımız zaman dilimi her ne ise o mu bitiyor?

Dünyada güneşe göre hesapladığımız zaman uzayda neye göre geçiyor?

Einstein sayesinde vakıf olduğumuz Uzay / Zaman kavramı; yani, aslında ‘zaman’ dediğimiz şeyin uzayın oluşturduğu bir etki olduğu teorisi aynı anda, uzay veya mekan dediğimiz şeye göre zamanın sayılabilir hale geldiğini ifade ediyor. Mekanı oluşturan 3 boyut aslında zaman için de geçerli. En-boy-yükseklik içinde yer alan bir noktayı işaret eden koordinatlar gibi, zaman da bizim bakış açımıza göre geçmiş, şimdi ve gelecek olarak 3 ayrı unsurdan oluşuyor. Geçmiş ve geleceğin birbirine dönüştüğü AN aslında yaşayabildiğimiz ve farkında olduğumuz sürece fiziksel olarak VAR olan tek zaman. Geçmişi kayıtlardan, hatıra ve hafızadan; geleceği ise tahmin ve beklentiden ibaret olarak yaşıyoruz.

Peki bütün bu kavramlar için ortak bir dil kullanmamızı sağlayan ölçü ne?

Zamanı neye göre ölçüyoruz?  

Antik Yunan düşünürü Protagoras’a göre insan herşeyin ölçüsü, aslında uzayın mekan olmasını, zamanın kesin bir tarih, saat hatta nano-saniye düzeyinde isabetli olarak kestirilebilmesini sağlayan yine bunu talep eden bilincin kendisi yani insan. Bir mekanı yaratan içindeyken ebat ve dışındayken koordinatlar ile ezeli ve ebedi sonsuzluğun içinde seçilen bir referans noktasına göre belli bir ân’a özel bir isim veren yine biz insanlarız. Bugünün tarihi ve şu an saatin kaç olduğu sadece bu bize özel sistemi kullanan insanlara bir şey ifade ediyor. Zaman, hem geleceğe hem geçmişe doğru uzanan yolculuğuna biz onu saymaya başladığımız anda başladı. Bütün geçmiş, bugünden geriye bugünün ölçülerine göre ne kadar gidebildiğimize bağlı olarak belirleniyor. Gelecek ise hiçbir zaman, şimdiki zaman, şu an olarak yaşanmadığı sürece gelmeyecek.

Gökyüzü Uranüs ve Yeryüzü Ghea’nın en küçük oğlu, Titan’ların en genci Kronos yani ‘Zaman’ babasını hadım ederek Titan’ların kralı olduğunda yeryüzü yani Dünya ya da Doğa Ana ile kocası gökyüzü ayrı düştü. Zeus babası Kronos’u yendiğinde ise insanlığın altın çağı sona erdi ve Zeus’un kralı olduğu tanrıların babası Zaman Elysium’a yani tanrıların ölümsüzlüğe ulaştığı cennete göç etti. Zaman dediğimiz şey yerini aslında etkilerini saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar, yüzyıllar, binyıllar, milyonlar gibi sayabildiğimiz kadar devam eden bir ölçünün aldığı, biz ölümlü insanların icadı olan bir hesaba bıraktı.

Zaman hesabı tarih boyunca hep gök cisimlerine göre yapıldı. Maya takvimi gibi bilinen kayıtlı tarihimizden çok daha önce şaşırtıcı derecede kesin hesap yapabilen sıradışı durumları dışarıda bırakarak söyleyebiliriz ki Sümer ve Mısır uygarlıklarında ortak olan takvim sistemi 12 bölümden oluşan bir döngü üzerine kurulu. 12 ay, 24 saat, 60 dakika, 60 saniye… Bugün astroloji ne kadar bilimsel kabul edilmese de aslında takvim hesabımız Babil zamanında burçlara göre inşa edilmiş bir çark ile yapılıyor. Bugün bütün dünyanın ortak olarak kullandığı zamanın hesabı ise sadece 13 Ekim 1967 tarihinden bu yana geçerli. Geçmişi yeniden yazmak diye işte buna diyebiliriz çünkü 1967 sonbaharındaki Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Konferansından önce kabul edilen tüm dakika, saat, gün, ay ve yıl süreleri o gün itibariyle değişti hatta aslına bakarsanız bundan birkaç bin yıl önce doğduğunuz tarihe göre güneşin bulunduğu takım yıldız da farklı. Yani değişmeden kalan tek şey, bizim zamanı ölçülendirme girişimimiz. Saniye düzeyinde kesin zaman hesabı ise aslında takvimden değil haritadan gelen bir gelişimin sonucu olarak hayata geçti. Steven Johnson’ın kitabı How We Got to Now’da geniş hikayesi ile anlattığı bu süreç bugünkü kayıtlarımıza göre 1583 yılında Duomo Pisa’da öğrenci olan astronom ve matematikçi Galileo Galilei’nin hayatında önemli bir yer tutuyor ve güneş saatlerinin yerini almak için fikirden icat haline dönüşme süresi 60 yılı bulan sarkaçlı saat ile sonuçlanan ilhamı alması ile başlıyor. Zengin bir oda büyüklüğünden mikro boyutlara evrim geçiren bilgisayarların yaşadığına paralel bir dönüşüm ile küçülerek önce binalar ve kulelerden ev mobilyası olarak salon ve koridorlara, oradan avuç içini dolduran ve ancak ceplere sığan boyutlara, derken herkesin bütçesine uygun kola takılabilen hale ve bugün arabalardan fırınlara hatta tüm görebildiğimiz ekranların bir köşesine giren saat göstergesi; zamanı güneşe, mevsimlere ve kişisel tercihlerimize göre yaşadığımız bir dünyadan; uyumak ve uyanmak için, yemek yemek, çalışmak ve boş boş durabilmek için bile uymamız gereken ortak bir bölme haline getirdi. Zaman boş zamanlarımızda onu hayal ettiğimiz hali ile akan bir nehir gibiyken, saat sayesinde kenar ölçülerinin birbirine oranları eşitlenen havuzlara dönüştü. 2. Sanayi Devrimi, teknolojik gelişmelerin sonunda üretilen buhar makinalarına bağlı olduğu kadar ve hatta belki daha fazla, saatli mesai kavramının bir sonucu olarak gerçekleşti.

1840’te İngiltere’nin bütünüyle tek saat dilimine girmesini sağlayarak ülkeyi senkronize eden Greenwich Mean Time halen bugün havacılık sektörünün ortak saati yani uçağa bindiğimiz anda dünyanın her yerinde gökyüzü GMT saatine göre işliyor. 1884’te Amerika’nın 4 saat dilimini kabul etmesinden bir yıl sonra, dünya saatleri Greenwich’e göre ayarlanmaya başladı. Güneşin gölgesine bakarak belirlenen saat, Galileo’nun sarkaç kanununu keşfetmesi ile astronomiden kütle fiziğine oradan da atomik fiziğe dönüştü. Quartz kristalinin yapısı dünyadaki hiçbirşeye benzemeyen bir özellik gösterir. Sıvı ve katı özellikleri aynı anda taşıyan kristal dünyada en çok bulunan ikinci elementtir ve Tesla’nın dünyaya armağanı AC elektrik akımı verildiğinde son derece sabit bir frekansta titrer. Bunu kullanan kol saatleri mekanik cep saatlerinin yerini aldığında tarih sadece 1900’lerin ilk yarısını gösteriyor ve bugün bütün dünyayı mutlak hakimiyeti ile yöneten atomik saat ise Sezyum 133 atomunun titreşim frekansına göre 1955 yılında icat edildi. Bugünün zamanı sadece 63 yıldır var! Hatta 1967’de kabul edildiğini düşünürsek 50 yıldır 1 gün 9.192.631.770 döngüye yani 86.400 atomik saniyeye eşit.

Gökteki gözle görülen en büyük cisimden, elektron mikroskobu ile görülebilen bir atomun titreşimine, bugün saatlerimizi bize gerek kalmadan ayarlayan uydular GPS sistemine bağlı olarak bizim yerimizi de belirleyen küresel bir ağ halinde. Havadaki bu ağın yanısıra bağlı olduğumuz diğer ağları barındıran interneti mümkün kılan mikroişlemciler, bilgisayarlar, akıllı telefon adını kullanmayı bırakmaya başladığımız kişisel iletişim cihazlarımız tamamen Galileo’dan bu yana mükemmelleşme yolunda ilerleyen zamanı ölçme isteğimizin bir ürünü. Bilgisayarlar bu isteğin bir yan ürünü değil, tam olarak quartz saatleri ile aynı teknolojiyi kullanarak kendi işlemcilerinin frekansını ve bir saniyede ne kadar işlem yapabildiğini hesaplayarak var oldular. Bugün tanrının yarattığı dünyayı döndüren güneşin çekim gücü olduğu kadar insanlığın yarattığı dünyada tüm ticareti, borsalar, taşımacılık, internet gibi dev network’ler üzerinde eş zamanlı çalışabilir kılarak tam anlamıyla insanların dünyasını döndüren, uzaya mekik fırlatılmasını ya da mikro cerrahi ameliyatlarını sağlayan yine zamanı eşit ve ortak olarak hesaplama gücü.

Şu anda herkesin aynı anda burada olabilmesini sağlayan ve bundan birkaç yıl sonra belli bir koordinatta belirlediğimiz tarih ve saatte aynı anda bir araya gelmemizi sağlayacak olan da bu teknoloji. Artık dijitalleşen her konuda olduğu gibi çözünürlüğümüz, yani anlayışımızı oluşturan öğeler atom altı parçacıkları düzeyinde gelişmişken, geçmişe dönük olarak milyarlarca yılı hesaplayabilmemizi sağlayan ne? Hiçbir sıradan insanın ömrü bir yüzyıldan fazlasına çıkamıyorken zamanda bu kadar büyük bir farkı hesaplayabilmemizi sağlayan ne? Marie Curie’nin Karbon 14 ile ilgili ortaya koyduğu 5730 yıllık yarılanma ömrü 1940’lardan beri kullanılan geçmiş tarih ölçme tekniği karbon tarihleme yöntemi haline geldi.

Bir atoma bakarak uzak geçmişi, yıldızlara bakarak yakın geçmişi ve şu an zamanda nerede olduğumuzu, bir başka atomun titreşimlerini hesaplayarak belli bir ölçü saydıktan sonra bulunacağımızı tahmin ettiğimiz zaman dilimini belirleyebiliyoruz. Hepsinin ortak özelliği 3 boyut ve bir gözlemci. En boy yükseklik içindeki bir cisim ya da o bulunduğumuz noktayı çevremize göre hesaplayan biz insanlar. Geçmiş ve geleceğin birbirine dönüştüğü AN ve buna anlam katan biz insanlar. Zaman aslında biz hesaplamaya çalışmadığımız sürece sadece şimdiden ibaret. Ne kadar yüksek hızlarda hesap yapabildiğimize bakarak zamanın hızlandığı hissine kapılıyoruz çünkü çözünürlüğümüz, anlayış derinliğimiz, aynı anda işleyebildiğimiz veri arttıkça aslında ne kadar büyük bir sonsuzluk içinde herşeyin merkezinde yer aldığımızı anlamak yerine bizim dışımızda oluşan, gelişen, dönüşen evrenin evriminden ayrık olduğumuz yanılgısı ile birşeyleri kaçırdığımız hissine kapılıyoruz. Herşey zaten sadece şu AN. Hep şimdi. Her zaman biz ona bir isim ve ölçü verdiğimiz sürece var.

ÂN’ı tam merkezde duran bir nokta olarak hayal edelim. Nokta hareket halinde bir yönde ilerlerken önü ve arkasını gelecek ve geçmiş olarak noktanın kapladığı alanın kütlesini ise bu AN içinde eş zamanlı olarak varlığının bilincinde olduğumuz ve dikkatimizi odaklayabildiğimiz farkındalık alanı olarak ifade edelim. Bu farkındalığın derinliği, kapladığı alandaki yoğunluğu geçmiş ve gelecek gibi sonsuzluk ile sınırlı, başka bir deyişle sınırsız… bir kürenin asılı durduğu boşlukta kapladığı alanın sadece hayal gücümüz ile sınırlı olması gibi. Bütün bu hayal ettiğimiz varoluşun merkezinde ise sadece şu AN ve bilinçli farkındalığımız var. Doğmamızdan önce başlayan ve durması ile ömrümüzün sona erdiğini işaret eden bir döngü var her birimiz için ayrı ayrı çalışan ama ayrım yapmadan hepimizde ortak olan: nabız. Hızlansa da yavaşlasa da biz yaşadığımız sürece asla durmayan bir döngü. Sadece bize ait olsa da herkeste aynı anda var olan. Kanın döngüsü aslında organlarımıza gereken enerjiyi taşımak için var. Bir döngü daha var o da kana taşıdığı enerjiyi aktaran temel kimyasal tepkimeyi oluşturan şey: nefes. Nefesimizi tutmaya çalıştığımız zaman gerçekten zamanın ne kadar yavaşlayabildiğini anlayabiliriz. Hatta nabzınız çok yüksekken ve çok düşükken nefes tutmaya çalışın aradaki farkı çok daha iyi anlayabilirsiniz.

Zaman sadece, biz onun hangi döngüsüne odaklandığımızın farkında olduğumuz sürece somut etkilerini anlayabildiğimiz ve herşeyi sadece ama sadece o anki bilincimiz ile işleyebildiğimiz, uzay ile birebir aynı özellikleri taşıyan soyut bir kavramdan ibaret. Şimdi ve burası dediğimiz her yer ve an bize bağlı olarak yeniden belirlenen, hesap yapmak için bir kağıda yazar gibi kendi dışımıza çıkardığımız referans noktaları ile işaret ettikleri gerçek kavrama bağlı olarak anlam ifade eden varlığımızın zihin ve beden karşılıkları.

Varlığın fiziksel olarak içinde yer aldığı alanın adı UZAY.

Varlığın düşünce olarak yer aldığı alanın adı ZAMAN.

AN dediğimiz şey zihin,

MEKAN dediğimiz beden ve bunları birbirine bağlayan ruh ise ANLAM.