arkınçelik
expression artisan
web PEN WHITE.png

yazılar

çok sevdiğim bir arkadaşım Murat İpek'ten alıntı ile 

"merak etmeyin ben yazarım"

EGO, korkular & Hayalleri gerçekleştirmek

Yürümeyi nasıl öğrendiğimizi, konuşmayı nasıl öğrendiğimizi hatırlamıyoruz. Aslında bu zorlu süreci iyi ki hatırlamıyoruz. Şu anki bilinç düzeyinizle kendinizi ifade edemediğinizi, gitmek istediğiniz yere özgürce gidemediğinizi, tuvaletinizi rahatlıkla yaptıktan sonra birinin temizlemesi gerektiğini düşünün.

Konuşmayı öğrenirken aslında düşünmeyi de öğreniyoruz. Düşünce, duyularımızı ve duygularımızı anlamamızı sağlayan tek yol. Düşündüklerimizi kendimize ve başkalarına aktarabilmemizi sağlayan o dili öğrenirken, iletişim ve deneyimlerimizi nasıl yorumlayacağımızı belirleyen temel gereçleri ediniyoruz.

1 yaşında bir kızım var, kendisi henüz yürüme ve konuşma konusunda tam beceri sahibi değil. Birkaç adımdan fazla atmıyor ve iki heceden fazla şey söylemiyor. Ama ne istediğini, ne istemediğini ve nasıl hissettiğini çok iyi biliyor. Dünyası henüz mama, oyun ve uykudan ibaret olduğu için kendisini ifade etmesi de çok zor olmuyor. Aslında annesi ve babasının onu anlamak için gösterdiği çaba ve deneyimlerle ulaştıkları çıkarımların faydasını da göz ardı etmemek lazım. Bir anlamda biz, kızımızın isteklerini kendi dilimize tercüme ediyoruz. Bir süre daha bu ‘hislere tercümanlık’ görevimiz devam edecek. Hatta sadece kendimize değil kızımıza da ne hissettiğini, neden öyle hissettiğini ve nasıl bunların gerçekleştiğini anlatmamız gerekecek. Eğer işimizi iyi yapabilirsek genç ve deneyimsiz bir bireye kendisini ve çevresini anlayabilmesi için gereken temel gereçleri aktarabileceğiz. Gerisi kendisine kalmış. Tıpkı şu an sizin bulunduğunuz durum gibi…

İnanması zor geliyor ama inanın hepimiz, cidden hepimiz kıyafetlerimizi birilerinin giydirdiği, yemeğimizi birilerinin yedirdiği, yürümek için elimizden tutulan o dönemlerden geçip kendimizi çizgilerden harfler karaladığımız, okuma-yazma öğrendiğimiz bir yerlerde bulduk ve orayı da tam olarak anlamaya fırsat kalmadan zamanımızın büyük bir kısmını bir sonraki okula hazırlandığımız bir yarış içinde geçirerek derken belki başka bir şehirde ya da memlekette nereden gelip nereye gittiğimizi tam olarak kestiremediğimiz bir yerde bulduk. 

Şimdi ve buradasınız. Buraya nasıl geldiğinizi anlamak, buradan nereye gitmek istediğinizi, nasıl gidebileceğinizi ve kendiniz ile olan ilişkiniz sayesinde nasıl evrenin geri kalanını anlayabileceğinizi gösteren en temel bilgi olacak. Kendini bilmek.

Hacı Bayram Veli’nin şiirini bilirsiniz. Tamamını değil ama en azından tekrar eden bölümünü:

Bilmek istersen seni,

Cân içinde ara cânı.

Geç cânından bul ânı,

Sen seni bil, sen seni.

Kim bildi ef´âlini,

Ol bildi sıfâtını,

Anda gördü zâtını,

Sen seni bil, sen seni.

Görünen sıfâtındır,

O´nu gören zâtındır,

Gayri ne hâcetindir,

Sen seni bil, sen seni.

Yunus Emre’nin şiiri ise “Bir ben vardır bende benden içeru” diye biter. Matrix filminde Neo kahinin mutfağına girdiğinde kapının üstünde yazan “Temet Nosce” yazısının altından geçer. Kendini bil demenin Latince’sidir. Peki kendini bilmek ne demektir? Bir insan kendisini nasıl bilebilir? Burası da felsefenin temel taşlarının yerleştirildiği dönemde Eflatun tarafından gerçekliğimizi anlamamızı sağlayan ‘mağara benzetmesi’ ve sonrasında Descartes’ın en sık tekrarlanan sözü “Cogito ergo sum” ile açıklanabilir. Yani “düşünüyorum o halde var’ım”. Buddha’dan Platon’a, bizim Yunus’a oradan Hacı Bayram Veli’ye derken Descartes’a herkesin söz ettiği bir “iç ben” ve içimizdeki kendimizi bulup onunla tanışma durumu var. Ancak bizim popüler kültürümüzde yer etmiş hali ile Hacı Bayram Veli’nin şiirinin sonunda kendini bilmeyen birilerinin ensesi patlatılıyor. Kendini bilmek “toplumun sana biçtiği rolü bil ve onun dışına çıkma, haddini aşma” anlamında kullanılıyor. Yani Hacı’nın söylediğinin tam tersi.

Platon’dan başlayıp mağara benzetmesini günümüze uyarlayalım ve en yakın bulduğum iki benzetmeyi inceleyelim: Sinema salonunda koltuklarda oturan izleyiciler ve perdedeki film. Bu birebir eğer Platon zamanında film projeksiyon teknolojisi keşfedilmiş olsaydı vereceği örnek olacak kadar aynı durum. Diğeri ise, sosyal medyada yarattığımız profillerimiz. Herşeyin arkasında duran bir öz, gerçek, en saf hal ve karşısında bir de bu Öz’ün yansımalara dönüşerek, filtrelerden geçerek değişen edit’li hali var. Aslında duyularınızı kullanarak edindiğiniz her veri, vardığınız her sonuç ‘gerçek’ halin kişiye göre yorumlanmış durumundan ibaret. Yani bardağın neresine bakıyorsak onu görüyoruz. Daha da ileri halinde hepimiz kendi perdemize yansıttıklarımıza perdenin arkasından bakıp dışarıdan nasıl görünebileceklerini hayal etmeye çalışıyoruz.

O dışarıya yansıttığımız hal’in adı kişilik, persona, ego gibi pek çok farklı isimle tanımlanıyor ancak sonuçta bilincimizin “düşünüyorum öyleyse varım” derken farkına vardığı yansıması, düşünceleri seslendiren, bedenimizin deneyimler ve düşüncelere verdiği kimyasal tepkiler olan hislere kapılan, kafamızın içinde konuşan iç sesimizin bir bölümü -burası çok önemli- iç sesimizin ‘sadece bir bölümü’dür ego. İç sesimiz bir radyo gibi frekansları değiştikçe söyledikleri ve ses tonu değişen bir ses kaynağıdır, sadece kendimizin duyduğu. Okuduğum bir yazıyı seslendiren, kafamın içinde dönen dilime takılmış şarkıyı mırıldanan, kaygıları sürekli tekrarlayan, yorum yapan, hakaret eden, aşkını itiraf eden konuşan da konuşan… Ego bu seslerin tamamı olsaydı, sezgi denen şey ya da ilhamın varlığından söz edemezdik. Aklımıza bir fikir geldiğinde bu fikri bize söyleyen ses ego olsaydı, bu fikri gülünç bulup bizi rezil olacağımıza ikna etmeye uğraşan ve “korkularına kapılma, yapabilirsin” diye yüreklendiren o tanıdık tartışmayı yaşayamazdık. Demek ki içimizdeki anlaşmazlık sadece kendimizin duyabildiği o frekansta gerçekleşirken bu duyduğumuz sözlerin bir tarafı ego. Diğerlerinin ne olduğuna girmeyeceğim.

Peki bu ses kimin sesi? Nasıl doğdu? Neden böyle konuşuyor? Ne diyor? Amacı ne?

Konuşmayı öğrenmek ve yeni bir dili öğrenmek arasındaki nasıl bir süreçten geçtiğimiz farkı ancak yabancı dil öğrenmeye ortaokul sonrasında girişirsek ortaya çıkıyor. Yoksa konuşmayı öğrenirken aynı anda birden fazla dil ile iletişim kurulan çocuklar tek dil konuşanlardan biraz daha yavaş olsa da her dili aynı anda öğreniyor. Neden bu kadar dil üzerine konuştuğumu merak ediyorsanız hemen merakınızı gidererek size asıl vurucu noktayı söyleyeyim: Egomuz konuştuğumuz dili yönetiyor. Biz bunun farkına varmadığımız sürece, bilinç altı denilen o gizemli metafizik yerden ağzımızdan çıkan her sözü, her inancımızı, her algımızı ve anlayışımızı idare ediyor. Bu idare aslında bütün inançları, kalıp ve ön yargıları, varsayımları, istekleri, eğilimleri oluşturan ve sürdüren mekanizmanın işi. Yani ‘ruh’ denen bir güç ‘beden’ denen bu etten kemikten varlığı nasıl idare ediyor diye sorduğumuzda ortaya çıkan yanıt bu: Kişilik ara yüzü sayesinde bedenden gelen algı verileri anlayışa dönüşüyor. 5 duyudan gelen bilgi akışı saniyede milyonlar düzeyinde, hepsini değil ama işe yarar bulduğumuz kısmını her an algılayıp bunu burnumuzu karıştırmaya ya da yanımızdakinin tabağındaki yemeği kesmeye engel olmadan arka planda tutmayı başaran zihnimiz, merkezi işlem birimi, yani CPU, birşeyi birşeye dönüştürüyor. Algıyı oluşturan elektrik akımı, sinirler aracılığı ile beynimizde bir karşılık buluyor ve o karşılık zihinde yorumlanıyor. Buraya kadar herşey bilimsel sayılabilecek bir nesnellikte gidiyor değil mi? Dokunduğum bardak sıcak. Elim sıcaklık hissi yaşıyor. Çok sıcak ise elimi çekiyorum değilse bardağı tutmaya devam ediyorum. Bu kararı kim verdi? Bilinç! Bilinç altı ve üstü diye ayırdım az önce ve bilincin bizim farkında olmadığımız işlemlerini idare eden tarafında da gizemli dedim. Bu sınır nerede çiziliyor? Kim çiziyor? Sınırın kapsama alanı ne kadar değişebilir?

İşte tam burada egoyu sisteme bir virüs gibi yerleşmiş, bilincimizin gücü ile beslenen bir parazit olarak tanımlayabiliriz. Ancak bilmeniz gereken en önemli şeylerden biri bu tanımda bir sorun olduğu. Virüs, parazit gibi ifadelerin olumsuz çağrışımları egoyu olumsuz olarak tanımladığımız önceki varsayımlar ve kalıp yargılarımızı ile uyumlu olduğu için kendimizde var olan bilgiyi doğrulama eğilimimiz söylediklerimin olumsuz yönünü es geçmenize neden olabilir. Ego, onu yaratan bilincin, fiziksel ve zihinsel deneyimlerini, yani tamamen kendi içinde olanları dışarıdaymış gibi gösteren yansıma ve kırılma noktası. Alıngan insanların karşısındaki ne söylerse söylesin alınacak birşey bulması gibi. Kurban kompleksi olanların mutlaka kendilerini kötü hissedecek bir neden bulması ya da aşağılık kompleksini gizlemeye çalışan birinin sürekli kendisini övmesi gibi. Bütün olanlar kişinin içinde, kafasında, zihninde, psikolojisinin olduğu yerde kişiliğinde yaşanırken bu tavırları yaratan kırılmalar algılanan durumu belli bir kalıba oturtuyor. Merhaba kalıplar, merhaba ego.

Egonun kullandığı dil onu ayırt eden en temel unsurlardan biri olsa da sonuçta ilham gibi, sağduyu gibi iç ses kanalımızı kullanan diğer yanlarımızın da aynı yerde konuşuyor olması egoyu en güçlü oyunculardan biri haline getiriyor. Yani mükemmel bir yalancının en önemli gücü olan güvenilirlik EGO’nun da en büyük silahıdır. Ego bir insanın hayatta kalmaya çalışan yanları olduğu kadar onu hayatta tutan dürtülerdir. Temel içgüdümüz, ilk şakra, hayatta kalmayı ifade eder. Bu itici güç sayesinde yaşamaya devam ederiz.

Bilincimiz tanıdığı ve tanımladığı şeyler ile gelişir ve genişlerken öğrendiklerimizin doğruluğuna güvenmeden gerekli anda hızlı karar vermemiz hayati önem taşıdığında o kadar da doğru seçimlerde bulunamayabiliriz. Kısaca bildiklerimizin yanlış olduğundan emin olana dek ve birkaç istisnai durumu da göz önünde bulundurarak yanlışlığı birkaç kere kanıtlandıktan sonra onları değiştirmeye yanaşırız. Bu kendimize ve bildiklerimize duyduğumuz güvenden değil, kurduğumuz tüm sistemin temelde bağlı olduğu noktalardan birini yerinden oynatmanın yaratacağı sarsıntı ve yıkımı engellemek için egonun bir savunma mekanizmasıdır. Bunları tanımlayarak şu andan geriye doğru her inancımızı oluşturan temel düğüm noktalarını tek tek bulmak neredeyse hiç bitmeyecek bir işe kalkışmak anlamına geliyor o yüzden de sonuçlarına, yani inanç ve yargı kalıplarına, varsayımlara değil onları oluşturan dil yapısına odaklanarak bütün benzer formül kullanan yapıları aynı anda hedef alabiliriz. Yani bir toplama işleminde yanlış yapmamanın yolu o işlemdeki rakamların toplamını ezberlemek değil aritmetikteki toplama işleminin nasıl çalıştığını öğrenmektir. 2 ile 3 toplandığında 5 ettiği gibi 1ve 4 de aynı sonucu veren iki farklı rakamdır. Yargılarımızı da bu şekilde varılan sonuçlar olarak değerlendirebiliriz.

Doğrusal olarak ilerleyen neden sonuç bağlantılarına dayanan yargılarımız en temeline inildiğinde çoğu zaman mantıklı açıklamalar değil öğrenilmiş çaresizlik veya olduğu gibi, hiç sorgulanmadan alınmış toplum,aile, çevre, popüler kültür gibi dış kaynakların içimize işlemiş halini yansıtır. Bu kemikleşmiş yapıları tanımlamak çok kolay tanımak bir o kadar zordur. Bu yüzden farkındalık ve bilincimiz olabilecek en berrak hale gelene dek çalışmak bir sonraki düğümü görmeyi kolaylaştıracaktır. Bu bir savaş, mücadele, kavga ya da skor tutulacak bir oyun değil, bir yol… var olduğumuz hali kendimiz için en yararlı hale getirmek aynı zamanda parçası olduğumuz dünyaya, topluma ve hatta en yakın çevremize de sağlayabileceğimiz en büyük faydayı yaratır. Dünyanın neye ihtiyacı var diye düşünmek yerine ben neyi en çok keyif alarak, en severek, en iyi yapabilirim diye sormak hem hayat kalitemizi artırır hem de olabileceğimiz en iyi insan olarak maksimum fayda yaratmamızı sağlar.

Barış sağlamak için yapılan savaş, ahlaklı olabilmek için yalan söylemek ile aynı tezatı oluşturmuyor mu? Bu durumda egosu ile savaşmak, onu yenmeye çalışmak, kişinin kendisine yaptığı sabotajdan başka birşey değil midir? Egomu yendim diyebilen bir insan sadece maske değiştiren ego’sunun ele geçirdiği kayıp bir ruhtur. Yenmek, yenilmek, savaş, mücadele gibi kavramlar temelde bir zıtlık ve direnç içerir. Bu direnç zaten iç dünyamızda sessiz kalan asıl benliğimizin kendisinin farkına vardığı dış sınırın yani kendisi dışında varlık bulunmayan bilincin kendi farkına varabilmek için yarattığı BEN’lik ilüzyonunun da temelidir. Işte bu yüzden meditasyon aracılığı ile varılan mutlak sessizlik gerçeklik ilüzyonunun aşıldığı yeri işaret eder.

Zihnimizden geçtiğine şahitlik ettiğimiz tüm düşünceleri onlara kapıldığımız anda bizi içine alıp sürükleyen sanal gerçeklik kapıları olarak hayal edelim. Bilinç altında egomuzu da oluşturan yerleşik kalıpların şekillendirdiği düşünceler büyük oranda egomuzun konuşmasının seslendirdiği bir şekilde zihnimizde, bilinç altından bilincimize doğru yükselirken bu düşüncelere yorum yapan, onlarla gündüz düşlerinde hayallere dalıp giden ya da yaşadığı tartışmaları yeniden canlandırıp durduk yere gerilen biz insanlar dışarıdan bakan diğerleri için anlaşılmayan onlarca duyguyu aynı anda yaşarken bütün bu karmaşa aslında egomuzun kendi kendine konuşmasından ibaret bir tiyatrodur. Bütün bu düşünceler, mutlu olduğumuz ya da korkuya kapıldığımız düşler ve felaket senaryoları kafamızın içinde yankılanırken bu sesleri duyan ve duyduklarına duygusal tepkiler veren bedenin verdiği tepkilerden etkilenen bir benliğimiz olduğunu ve bu benliğin o düşünceleri, konuşmaları seslendiren değil de duyan olduğunu anlayabilirsek egonun çalışma yolunu ve işlevini kavrayabilmenin ilk adımını da atmış oluruz.

Ego, kişiliğimizin dışa yansıyan, diğer insanlarla iletişim kuran yüzeyini oluşturduğu gibi kendimizle olan iletişimimizde işaret ve anlam arasındaki çift yönlü geçişin ortamını sağlayan filtredir. Kullandığı dil, bizim kendimizi ve dış dünyayı anlamlandırdığımız bütün yolu oluşturur. Yani ne kadar saydam, berrak olursa mesajı o kadar doğru aktarır. Bulanık ya da fazla kırılmaya neden olan filtreler, yani egomuzun kalıpları, inançları ve yargıları dikkatimiz neye dönük ise onu bu bulanıklık ve çarpık görüntü ile yanlış ya da eksik anlamamıza neden olur. Kendisini utangaç olarak tanımlayan bir insanın kendisini girişken olarak tanımlayan birine göre sosyal iletişiminin daha çekingen olması da bu yüzdendir. Kişilik özelliklerini aradan çıkardığımızda ya da kaygıyı azaltan bir ilaç, alkol ya da rahat arkadaş ortamı gibi bir durum söz konusu ise çekingen tavırlı kişinin aslında ne kadar iyi bir konuşmacı olduğunu ve girişken kişilikli arkadaşın bilgi ve deneyim eksiğini kapatmak için sürekli yalanlar uydurduğunu anlayabilirsiniz. Yani maskenin arkasına bakma fırsatı bulduğunuzda gördüğünüz manzara bambaşka olabilir.

Ego her durumu kişisel değerlendirir. Çözüme değil de yargı sonucuna ulaşıyorsanız EGO’nun yolunda yürüyorsunuz demektir. Bu aynı zamanda karşımızdaki insanın yaklaşımını anlama konusunda da geçerli bir tesbit olabilir. Kişiselleştirmek bir başka yanıyla yaşanan durumda sorumluluk almamayı, kurban ya da daha iyimser bir tanımla olandan etkilenen kişi olmayı kolaylaştırır. Sorumlusu olmadığımız hiçbirşeyin değişimi ile ilgili yetkimiz de yoktur. Sorumluluk almak, olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz her sonuçta bize etken bir deneyim sağlarken tersi halinde yani egosantrik, ben merkezli yaklaşım bizi hep edilgen halde bırakır. Aslında her durum kişiseldir ancak az önce belirttiğim gibi sonunda kişisel olarak benliğimize yönelik bir oluşum değil, merkezinde ben olan kendi Evrenimin içindeki kaynağı, sorumlusu, öznesi ben olan bir sonuçtur. Nedensellik ilkesine dayanarak, yani birşeyin sonuçlarına bakarak nedenlerini kestirme girişimimiz bize doğru görünen yanıltıcı sonuçlar verebilir. Egomuzun, tümleşik benliğimizin BEN diyen tarafı olması da bu yanılsamanın bir sonucu. “Herşeyin merkezinde ben varım ama olanlar başıma gelenler değil, benim neden olduklarımın geri dönüşüdür.” Ruh, zihin, beden bütünlüğünden oluşan tümleşik benliğimin kendisini bilme halinde vardığı varlık bilinci düşünsel olarak yarattığı yansımanın etkisi ile kendi öz benliğinin farkına varmasından ibaret.

Öz’ün yarattığı yansıma tüm BEN özelliklerini taşıyor olsa da bunun sadece bir yansımasıdır. Gerçek olan, bu yansımayı yaratan kaynak, yansımaya bakarak kendini gören öz benlik olsa da yansımayı oluşturan görüntü ve ses aktardığı gerçekliğin, anlamın yerine geçecek kadar büyük bir güce sahip hale gelir. Profilinizde paylaştığınız fotoğraflar ve gerçek manzaranın farkı ya da önemli olanın manzara ne olursa olsun instagrama koymak için çekilen fotoğrafın iyi görünmesi haline gelen hayatımız. Toplu fotoğraf çekilirken herkes en eğlenen halinde, en güler yüzlü, en parti havasında iken fotoğraf çekildiği anda bütün yanılsamanın yansıması bitiverir.

Platon’un mağara benzetmesini hatırlayın. Arkada bir ateş yanar, ateşin önünden geçen asıl gerçeklerin gölgesi duvara düşer. Ateşe arkası dönük, duvara bakarak oturan bizler de bu gölgelere bakarak asıllarını anlamaya çalışırız. Film izleyerek aşık olmayı anlamaya çalışmak, süper kahraman olmak ya da her macera filminden çıkan erkeğin birkaç saatliğine muhteşem araba kullanan ve her vurduğunu indirecek kadar güçlü olduğuna inanmasından bir farkı yok aslında. Bu durumda bir yanlış da yok yine aslına bakarsanız. Kitap okumak da aynı şekilde bir yansımaya bakarak durumu anlamaya çalışmaktan ibaret. Ya da benim sizin için çizdiğim benzetmeler, soyutlamalar tablosundan kendi gerçeğinizi anlamanızı sağlamaya çalışmam da farklı değil. Yansımayı, kitabı, filmi işlevi ile değerlendirdiğiniz sürece son derece yararlı ve gerekli oldukları için aynı zamanda değerli olduklarını da görebilirsiniz ancak sorun bu kurgusal ürünlerin ÖZ yerine geçmesi ile başlıyor. İzlediği çizgi filmin etkisi ile balkondan atlayan çocuk gerçek bir olay. İnandığı şey, izlediğinin etkisinde kalması ile oluşan bir yanılsama. Hayatına mal olabilecek kadar büyük sonuç doğuran basit bir yanılgı.

Ego herşeyi kişiselleştirdiği gibi algımızı onun kontrolüne bıraktığımızda deneyimlerimiz 4 ana unsur üzerine kurulu hale gelir: Olaylar, oyuncular, zaman ve mekan. Bunlar olmadan nasıl herhangi birşeyin bizim için önemi olabilir ki diye düşünüyorsanız yine etki yönünü dışarıdan içeriye dönük olarak, koşulların belirlediği bir insan haline gelmeyi tercih ediyorsunuz demektir. Oysa koşulları belirleyen bir birey olarak etki yönü verdiğiniz kararlar, yaptığınız tercihler ve aldığınız sorumluluk ile dışa dönük olarak durduğunda, birşeylere maruz kalan kurban olmak yerine içinde bulunduğu durum ile barışık bir özne haline gelirsiniz. Bu kadar büyük bir güç sahibi olma hali hepimizin rahatlıkla yaşayabileceği ancak çoğu zaman getirdiği sorumluluk nedeniyle tercih etmekten çekindiğimiz hatta korktuğumuz bir durum. Bu yüzden de bu sorumluluğu almak yerine koşulları, diğer insanları ya da elektrik kesintisini bahane ederek ödev yapmamak daha kolay gelir.

Kendinize söylediğiniz yalanları düşünün. Kendinize söylediğiniz ama yalan olduğunu bilmezden geldiklerinizi düşünün. Bahanelerinizin ne kadarını cidden bir sorumluluk almamak için yarattığınızın farkında mısınız? İstediğim herşeyi başardım diyebilen var mı aranızda? Işte bu soruya verdiği yanıtı belirleyen önyargıları teşhis ve tedavi ettiğinde insan gerçekten neyi istediğini bulabiliyor.

Ne istiyorsun? Para mı? Aşk mı? Başarı mı? Sağlık, mutluluk ve huzur mu? Heyecan mı? Yeni deneyimler ve özgürlük mü? Konfor mu? Güvende hissetmek mi?

Bu kavramları tanımlayan kültürün bir yansıması olarak filmlerde ve reklamlarda gördüğün, sosyal medyada trend olarak lanse edilen şeyler mi aklındakiler yoksa her birinin sana ifade ettiklerini az önceki olaylar, oyuncular, zaman ve mekan dörtlüsünden bağımsız olarak tanımlayabilir misin? Yani özetle kurduğun cümledeki sözleri sen mi seçtin yoksa gördüklerine özenerek onları mı istiyorsun?

Arkın ÇelikComment